Selçuklu ve Osmanlı’da Bir Şifa ve Huzur Evi Miskinler Tekkesi
..        

Miskin kelime manası olarak “aciz, yoksul, düşkün, tepkisiz, hareketsiz, zavallı”demek olup böyle insanların barındığı yerlere de “miskinhane, miskinler tekkesi, miskinler dergahı ve meczumin dergahı” gibi isimler verilmiştir.

Günümüzde Miskinler tekkesi denilince; Hiçbir iş yapmadan tembel tembel oturulup vakit öldürülen yer, yani tembelhane anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi, Reşat Nuri Güntekin'in de bu isimde bir romanı vardır. 1946 tarihli bu romanda, II. Mahmut döneminde yaşayan Kocabaş Kazaskeri Şemseddin Molla'nın bomboş dalkavukça geçirdiği bir ömür ve çalışmadan tembellikle ona buna avuç açarak aynı şekilde hayat süren torunu anlatılmaktadır.

Geçmişte, hepsi ayrı ayrı birer kültür, san'at ve eğitim müessesesi olan; edebiyatı, musikisi, sosyal kuralları ile edep, merhamet, nezaket, zarafet ve daha pek çok güzel meziyetleri toplumumuza vermiş olan tekkeler dahi, günümüzde maalesef miskinler tekkesi olarak anılmaktadır.

Oysa bu kurumlar insanların, öncelikle ruhlarına hitap ederek, olgunlaşmalarına, zikir ve ibadetlerle kemale ermelerine vesile olan, halkla bütünleşmiş yerler olup, fakirlere, yoksullara, düşkünlere yardım eden, dertlerine derman olan, tasavvuf eğitimiyle benliklerini dizginleyen, güzel sözlerin güzel nağmelerin icra edildiği, muhabbetin, yardımlaşma- nın, ticari ahlakın, esas alındığı insan ve Allah sevgisiyle dopdolu yerler idi.

Ve, Miskinler Tekkesi aslında bir Şifahane, bir hastane, bir huzur evi idi. Bir cüzzam hastanesi idi.
Cüzzam hastalarının toplumdan tecrit edilmeleri ve diğer insanların bu hastalık yüzünden onları dışlamaları sebebiyle ayrı yerlerde, grup halinde adeta bir tekke hayatı gibi münzevi bir ömür geçirmeleri ve en önemli neden olarak da hastaların gururlarının incinmemesi için de, bu yerlere Miskinler Tekkesi adı verilmiş idi.

Yakın zamanlara kadar Avrupalıların, cüzzamlı- ları lanetli saydıkları göz önüne alındığında ecdadımızın, insana “eşref-i mahlukat” (yaratılmış- ların şereflisi) olarak verdiği değer çerçevesinde onları incitmeden, cüzzamlı diyerek aşağılamadan, Miskinler Tekkesi adıyla oluşturulan bu yerlerde hayat sürmelerini sağlamış olmaları, yine bir eşref-i mahlukat olarak bizim için de bir onurdur.

İslam dünyasında, Dımaşkta ki bimarhanede cüzamlılar için ayrı bir bölüm olduğu, Fasta Babüşşeriada şehir dışındaki mağaralarda, Endülüste ise yine şehir dışlarındaki özel mekanlarda kalan bu insanlar, Selçuklu ve Osmanlılar döneminde de şehir dışlarında tutulmuşlar.

İlk Osmanlı Cüzzamhânesi 15.yy.'da Edirne'de kurulmuş bunu Üsküdar, Bursa, Lefkoşe, Kandiye ve Sakız'dakiler takip etmiş. Selçuklular gibi Osmanlılar da cüzzam hastalığının bulaşıcı olduğunu düşündüklerinden, bu binaları şehir dışlarına yapmışlar. Bu sayede o dönemde cüzzam hastalığının tedavisi olmadığı için el ve ayak parmaklarında oluşan açık yaralarıyla cüzzamlıların korkutucu görünümlerinin halk tarafından görülmesi de engellenmiş oluyormuş.

Avrupa'da cüzam hastaları lanetli sayılıp ve yakılırken, o dönemlerde İstanbul'da, şehrin dışı olan Karacaahmet'te Yavuz Selim tarafından kurulan ve yabancı kaynaklarda “Miskinler Hastanesi” olarak belirtilen, adeta bir huzur evi ve hastane olarak uzun yıllar hizmet vermiş olan Üsküdar Miskinler Tekkesinin, Ord. Prof. Dr.Süheyl Ünver'in, kalıntılarından istifade ederek hazırladığı çiziminde odaları, ortada avlusu, hamamı ve camisiyle bir külliye olduğu görülüyor. Ayrıca burada kalanlar için önemli bir mali destek olan hayır severlerin, sadaka ve diğer yardımları için sekiz adet de sadaka taşı varmış. Hastaların iç ve dış işleri vakıflarca görevlendirilen bir imam tarafından görülmekte olup, dergahın idarecesi 'şeyh' adıyla anılmaktaymış.

Miskinler tekkesinde kalan kadınlara mavi dokumadan çarşaf ve şalvar, erkeklere aba elbise, keçe takke verildiği, yemeklerinin imaretlerden geldiği, son dönemlerde Atik Valide imaretinden her sabah kırk ekmekle çorba, her akşam çorba et ve pilav, haftada iki defa da zerdeli pilav verildiği, yılda on iki kurban tahsis edildiği belirtilmekte, hatta burada kalanlardan tavuk besleyip yumurta satanların dahi olduğu, çoğunlukla sadece kapı önlerine çıkabildik- leri, bazen de şehre inip alış veriş yaptıkları, tarihi kayıtlarda bildirilmektedir. 20. yüzyılın başlarında diğerleri gibi bu tekke de, bakımsızlaşmış, hastaların çoğu bu yüzden tekkeden ayrılmış, kalan hastalar da Toptaşı ve Bakırköy Akıl, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanelerine nakledilmiş, zaman içinde boş kalan Miskinler Tekkesi bir süre sonra yanmış ve ortadan kalkmış. Günümüze ise sadece çeşmesi gelebilmiş.

Başta da söylediğimiz gibi geriye, bu çeşme ile dilimize bir deyim olarak yerleşmiş olan “Miskinler Tekkesi” benzetmesi kalmış. Hatta; Böyle bir tekkede, bir kilim üzerinde karşılıklı tembel tembel yıllarca oturan iki kişinin, Artık bir yer değiştirelim mirim, diyerek yer değiştirip; İnsan oğlu kuş misali, nereden nereye geldik. Dedirtecek kadar abartılı, tembelliği anlatan fıkralar dahi oluşmuş.


Bu Yazı 1697 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar

Kapak
Media