Sahabe Mesleği
..        
SAHABI DENINCE, hemen aklımıza Peygamberimizin sohbetinde bulunmuş, onu dünya gözüyle görmüş, onu can kulağıyla dinlemiş, ona arkadaş ve dost olmuş, ona iman etmiş, getirdiklerine inanmış insanlar gelir. Peygamberimiz ne söylemişse, ne anlatmışsa, nelerden haber vermişse hepsini tereddütsüz kabul etmişler, “Baş göz üstüne” demişler.
Sahabiler Peygamberimizi çok sevmişler. Dünyada en çok Peygamberimize gönül vermişler. Ondan daha fazla bir başka insanı sevmemişler. En yakınlarının sevgisi bile onun sevgisinin önüne geçmemiş.Peygamberimizi annelerinden, babalarından, çocuklarından, kardeşlerinden ve bütün insanlardan daha çok sevmişler.
Peygamberimiz kendilerine seslendiğinde, “Anam babam size feda olsun! Buyurun yâ Resulallah!” diyerek önüne can atmışlar.
O zamanlar iman ile küfür arasındaki, hayırla şer arasındaki, doğruyla yalan arasındaki mesafe Cehennemle Cennet arası kadar birbirinden uzaktı.
Öyle ki, sahabiler küfre düşmekten ne kadar kaçarlarsa; yalan söylemekten, yalana düşmekten de o kadar kaçarlardı.
Çünkü yalan inkârcıların işiydi, yalanı ancak imandan mahrum insanlar söylerdi, Allah'ı ve Peygamberi yalanlayanlar sadece onlardı. Yalancı insan dünyada perişan, âhirette de rezil olurdu. Yalan insanı Cehenneme sürüklerdi.
Sahabe yalan söylemezdi, söyleyemezdi, söylemesi mümkün değildi, söylemek aklına bile gelmezdi. Hayalinden bile geçmezdi.
Onların dünyasına yalan hiç mi, hiç girmemişti, giremezdi de. Ölürlerdi de, yalan söylemeye yanaşmazlardı. Ölmeyi yalana tercih ederlerdi.
Çünkü iman doğruydu, doğruluktu. Yüce Allah hep doğruları haber veriyordu. Peygamberimiz hep doğruları anlatıyordu. Cennete de ancak doğrular gidebilirdi.
Sahabilerin en büyük özelliği, her zaman Allah rızasını düşünmeleriydi.
Devamlı olarak “Ne yaparız da Allah bizden razı olur? Nasıl davranırız da Allah'ın rızasına ulaşırız? Rabbimiz bizden ne ister?” derlerdi
Sahabilerin bütün dertleri, merakları, düşünceleri hep buydu; dünyalarında, kafalarında bundan başka bir şey yoktu.
Bu arada onlar da dünyada yaşıyorlardı. İş güç sahibiydiler. Bir kısmı tüccar, bir kısmı çiftçi, bir kısmı işçiydi. Çoğu evli barklı insanlardı. Çoluk çocukları vardı. Çalışıyorlar, çabalıyorlar, iş görüyorlardı.
Ama yaptıkları bütün işlerinde Allah'ın rızasını esas alıyorlardı. Allah'ın razı olmadığı, Allah'ın istemediği, Allah'ın uygun görmediği, Allah'ın yasak ettiği şeyleri yapmazlardı.
Dünyayı Allah'ın eseri olarak sevmişlerdi. Gördükleri her varlık onlara Allah'ı hatırlatırdı. Her varlık onları Allah'a götürürdü. Her şey onları Allah'ın rızasına taşırdı.
Çünkü dünya, Allah'ın mülküydü. Her varlık, Yaratıcısını tanıtıyor, Yaratıcısını anlatıyor, Yaratıcısını sevdiriyordu.
Bu şekilde dünyaya çalışmak, dünya işleri görmek, Allah'ın mülkünde çalışmaktı.
İbadet ederken nasıl Allah'ı hatırlıyor, düşünüyor ve anıyorsa, işlerini yaparken, çalışırken de aynı şekilde Allah'ı aklından ve gönlünden çıkarmıyordu. Zaten âhiret dünyada kazanılmıyor mu? Burada ektiklerimizi ve ettiklerimizi orada bulmayacak mıyız, orada görmeyecek miyiz?

Bu Yazı 1297 Defa Okunmuştur.

Yazıya Yorum Yap
Adınız : 
Yorumunuz : 

Yazıya Yapılan Yorumlar
Kapak
Fotoğraf Galerisi
Videolar
Media